top of page

İHANETLE DOĞANLAR

  • Hamza Emre Dinç
  • 16 Kas 2025
  • 34 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 25 Haz

İHANETLE DOĞANLAR

“Bazı soylar kandan, bazıları ihanetten doğar.”



SAHNE 1: ALTIN VE GÜNAH SARAYI - TAHT ODASI (ZİYAFET) / GECE

Sarayın salonu erimiş altın gibi parlıyordu. 

Yüzlerce mumun titrek alevi, tavandaki işlemeli ejderha kabartmalarını kan rengine boyuyordu.

Zeminde dökülen şarap, ışığın altında kanı andırıyor, gümüş kadehlerde yankılanan kahkahalarla karışıyordu.

Tahtın önündeki geniş masada Varkennor Kralı Lampard oturmaktaydı. Altmış iki yaşında, iri kıyım bir adamdı; boncuk boncuk terleyen teni, odanın ışığı altında parlıyordu.


Parmaklarını süsleyen yedi yüzük, babasından miras kalan imparatorluğun yedi parçaya bölünmüş halini temsil ediyordu. Artık bir imparator yoktu ama Varkennor Kralı olarak Lampard, tüm bu toprakların birliğini parmaklarında taşıyordu.


Kafası neredeyse tamamen keldi; kalan birkaç ince saç teli, ensesindeki ter tabakasına yapışıp kalmıştı. Şaraptan dolayı pancar gibi kızarmış yanaklarına, dudak kenarlarından sızan yağlı bir gülümseme eşlik ediyordu. Ciğerlerinden çıkan her nefes, odaya ağır bir şarap kokusuyla birlikte çiğ bir zafer sarhoşluğu yayıyordu.


Karşısında; yüzlerine sahte birer maske gibi taktıkları gülümsemeleriyle, korkudan kaskatı kesilmiş bir kalabalık duruyordu: entrikacı soylular, fısıltılarını yutmuş danışmanlar ve adımları birbirine dolanan dansçılar... Köşelerde dizilen ozanlar, ellerindeki lavta ve arp tellerine sanki yanlış bir nota kralın gazabını davet edecekmiş gibi titreyerek dokunuyorlardı. Hepsi onun tek bir işareti için buradaydı; ancak Lampard’ın zevkü sefası öylesine çarpık, keyfi öylesine karanlıktı ki, bu yozlaşmışlık göklerdeki Tanrıların sabrını bile nihayetinde taşırırdı.


Kral Lampard, kupasını havaya kaldırdı.

Şarabın koyu kırmızısı mum ışığında kan gibi parladı.

Kral Lampard (Gürleyerek): “Tanrılar bile Varkennor’un zevkine boyun eğer!”

Salonda bir kahkaha tufanı koptu; zoraki, yapmacık ve korkunun eşiğinde çatlayan sesler taht odasının taş duvarlarında yankılandı. Hizmetkârlar, birer heykel gibi sessizdi. Tek dilekleri, kralın sarhoş gözlerinin üzerlerine değmemesiydi. Bu sahte neşenin en gürültülü anında bile, odanın kuytularında korkunun ince ve keskin uğultusu dolaşmaya devam ediyordu.

Kralın önünde altın tabaklar, kızarmış etler ve dökülmüş şaraplar vardı; ancak o hiçbirine değil, yalnızca kendi yansımasına hayrandı. Her şeyin ötesinde, kendine tapan bir adamdı Lampard. Tanrılara değil, altına inanırdı. Şehveti bir ödül, parayı bir dua, korkuyu ise bir taç gibi taşırdı.

Bir zamanlar savaşçıydı; şimdiyse nefes nefese kalmış bir hükümdar. Yine de herkesin önünde hâlâ fetihlerden bahsederdi. Oysa bu fetihler artık kadınların yatağıyla sınırlıydı. Masaya yaslandı, hantal gövdesiyle kadehini ileri itti. Şarap döküldü, o ise sadece gülümsedi.


Kral Lampard (Gürleyerek): “Beni eleştirmeye kalkan olursa, onlara babamı hatırlatın! O korkak Sahte İmparator, tahtından kaçtı çünkü zayıftı. Ben ise buradayım; asla sıkılmam, çünkü hükmetmenin o kanlı tadını en iyi ben bilirim!”


Kadehini öyle bir savurdu ki şarap etrafa saçıldı, kızıl damlalar yakındaki hizmetkârın yüzüne bir tokat gibi çarptı. Kadın irkildi ama kıpırdayamadı; titreyen ellerini önünde kenetleyip bakışlarını yerdeki taşlara gömdü. Lampard’ın kahkahası salonu doldurdu. Bu bir neşe gösterisi değil, sarayın taş duvarlarında yankılanan çıplak bir hakaretti.


Kral Lampard bir hışımla ayağa fırladı; masadaki ağır altın tabaklar ve altın kupalar büyük bir gürültüyle mermere saçıldı. Salon bir anlık dehşet dolu bir sessizliğe gömüldü; ancak ozanların feryat edercesine çaldığı lirler ve hırçın arp telleri, bu vahşeti örtmek istercesine salonu yeniden doldurdu. Herkes biliyordu: Bu, kralın o karanlık şehvetinin dizginlerinden boşaldığı andı.


Hizmetkâr kadın bir adım geri çekilmeye yeltendi ama Lampard’ın pençesinden kaçamadı. Kral, kadını kolundan kavrayıp öfkeyle masanın ortasına, yemek artıklarının ve dökülen şarapların içine fırlattı. Duvarlardaki meşaleler savruldu, titrek gölgeler bu saldırganlığı devasa silüetler hâlinde taş duvarlara kazıdı.


Salondaki zoraki kahkahalar yükselirken, Lampard masanın üzerindeki her şeyi bir kenara iterek kadının elbiselerini parçaladı ve herkesin gözü önünde ona sahip olmaya başladı. Masanın üzerinde yankılanan hırıltıları ve kadının bastırılan hıçkırıkları, çalgıların gürültüsüyle birbirine karıştı. Kralın her darbesiyle altın kupalar masada sarsılıyor, mermer zemine kırmızı şaraplar damlıyordu. Bu bir sevişme değil; bir avın parçalanışı, bir suçun alışkanlığa dönüşmüş haliydi.


Kral Lampard, ağır ve kesik nefeslerle işini bitirip postların serili olduğu tahtına yaslandığında, salon sanki hiçbir şey yaşanmamışçasına eski uğultusuna döndü. Raks edenler dönüyor, şaraplar tazeleniyordu; ancak herkes, o masadan yayılan ve en gür tınıların bile bastıramadığı o karanlık lekeyi ruhunda hissetmişti.


Kral Lampard, devrilenlerden arta kalan son altın kupasını eline aldı; gözlerinde hâlâ sönmemiş, şehvetle harmanlanmış bir kibir parlıyordu. Az önce yaşanan vahşetin teri hâlâ alnındayken, çevresindekilere sinsi bir gülümsemeyle baktı.


Kral Lampard boğuk ve sinsi bir sesle konuştu:

“Tanrılar yukardan bakar, sessiz kalır. Ben aşağıdayım. Gürültüyü, korkuyu ve titreyen dizleri severim. Dua umurumda değil; önümde eğilmeleri yeter.”


Salonun içindeki çalgı sesleri ve kirli kahkahalar devam ederken, devasa meşe kapıların ardındaki muhafızın gür sesi içeride yankılandı:


Kapı Muhafızı bağırarak:

“Yol açın! Hobe Kıyıları’ndan gelen, Eski İmparator’u takip eden İz Sürücü Rolly huzura kabul edilmek ister!”


Tam o sırada, gölgelerin içinden Yaver Serden öne çıktı. Uzun boylu, saçlarına kır düşmüş, yüzü binlerce savaşın sert çizgileriyle mühürlenmiş bir adamdı.

Yaver Serden, kapıdaki muhafıza sert bir bakış attı. “İçeri gelsin,” dedi.

Ozanlar tellere vurmayı kesti, raks edenler duraksadı. Ağır kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri giren İz Sürücü, salondaki ağır şarap ve ter kokusuna karışmış tekinsiz havayı soluyarak ilerledi. Başı öne eğikti, nefesi boğazında düğümlenmişti. Kralın önüne vardığında diz çöktü. Sesi titriyordu ama haberi ulaştırmak zorundaydı.

Yaver Serden, öne çıktı, sesi salonda yankılandı.

“Anlat. Kral seni dinliyor.”

Rolly : “Majesteleri... Halk arasında huzursuz fısıltılar dolaşıyor. Eski İmparator Hadrin’in deniz kıyısındaki Hobe Kalesinde olduğu, birkaç lordun onun sancağı altında toplandığı söyleniyor. Halk hâlâ ondan ‘Gerçek ve Tek İmparator’ diye bahsediyor efendim. Size karşı bir hareket düzenleyebilirler.”


Kral Lampard, tahtında yayılmış halde oturuyordu. Başını yavaşça Rolly’e çevirdi. Yüzündeki gülüş, dökülen şarap kadar ağır, yaklaşan bir fırtına kadar yakıcıydı.


Kral Lampard alaycı, boğuk bir kahkaha attı.“Gerçek imparator mu?”

Sinsi bir gülümsemeyle devam etti:“Bırakın o ihtiyar bunak, yıkık kalesinde oyalanmaya devam etsin. Kalenin dibindeki çamurda domates eksin, koyun gütmekle avunsun. Benim tahtım onunki gibi balçıktan değil, saf altındandır. Aramızdaki fark bu. O, bu kudreti taşıyacak iradeyi bulamadı. İmparatorluğu parçalayıp krallıklara böldü ve kaçtı. Ben ise hâlâ o korkağın geride bıraktığı pisliği temizliyorum.”

Lampard konuşmasını bitirdikten sonra altın kupasını havaya kaldırdı ve içindeki şarabı tek nefeste midesine indirdi.

Kral Lampard’ın sırıtması hiç bozulmadı. Tahtında yayılmış haldeyken ağır ağır doğruldu ve ayağa kalktı. Yanındaki Yaver Serden’e uzandı. Serden kıpırdamadı; karşısındaki kraldı ve belindeki kılıca uzanmasına engel olunmazdı. Lampard kabzayı sakin bir hareketle kavradı.

Rolly, kralın yüzündeki memnun ifadeyi görünce gevşedi. Bu sakinliği bağışlanacağına yordu. Yanılmıştı.

Lampard bir adım bile atmadan kılıcı savurdu. Çelik kısa bir yay çizdi. Rolly’nin başı gövdesinden ayrılıp salonun ortasına doğru savruldu. Taşa çarpan kelleyle birlikte salona ölüm sessizliği çöktü.

Kral Lampard kılıcı Serden’e geri verdi. Omuzları indi, nefesi düzeldi. Sırıtması yerli yerindeydi.

Altın kupasını kaldırdı. “Eğlence bitmedi,” dedi.

Ozanlara döndü. “Çalın. Parmaklarınız kopana kadar.”

Salondaki herkes, az önce olanları görmemiş gibi eğlenceye tutundu. Sanki taş zeminde yuvarlanan kelle hiç olmamış, kan şarapla karışmamıştı. Kahkahalar yükseldi, kadehler tokuşturuldu; korku, müziğin gürültüsüne bastırıldı.

Yaver Serden’in yüzü gerildi. Kral Lampard’ın yaptığından memnun değildi, bu belliydi. Ama dudakları mühürlüydü. Karşısındaki yalnızca bir kral değil, buyruğu sorgulanmayan bir cellâttı.

Kral Lampard, yanındaki iki kraliyet muhafızına bakmadan parmaklarıyla kısa bir işaret yaptı.

Muhafızlar hemen öne çıktı. Rolly’nin cansız bedenini ve başını yerden aldılar, hiçbir şey söylemeden salondan sürükleyerek çıkardılar. Kapı kapandığında geriye yalnızca müzik, kahkaha ve Lampard’ın tahtına yayılmış memnun hâli kaldı.

Yaver Serden, gecenin artık sona ermesini ister gibi kralın yanına eğildi. Bu kanlı eğlencenin bir an önce bitmesini umuyordu. Sesi alçaktı, kulağına fısıldadı:

“Majesteleri… Gece iyice koyulaştı. İstirahatiniz için odanıza çekilmek ister misiniz?”

Kral Lampard alaycı bir tonla konuştu: “Haklısın Serden… Zaten keyfimi kaçırdılar. Bırak bu sefiller, ben yokken de çamurda debelenmeye devam etsin.”

Sırıtması yüzüne iyice yerleşmişti. "Eğlenceme odamda, tek başıma devam ederim," dedi ve parmağıyla ileriyi işaret ederek ekledi: "Ama önce şu az önce tepindiğim hizmetkarı ve en taze olanlardan iki kadını odama gönder. Bu geceyi odamda onlarla bitireceğim.

Kral sözlerini bitirip ayaklandığında, salondaki uğultu ve çalgıların hırçın tınısı doruğa ulaştı. Kahkahalar ve şarap sesleri, gecenin karanlık ritmine karıştı. Yaver Serden bir anlığına başını kaldırıp Kral’ın gözlerinin içine baktı; o an bakışlarından geçen derin tiksintiyi saklamayı ustalıkla başardı. Yavaşça eğilerek, sesi bir fısıltı kadar soğuk ve mesafeli konuştu:


Yaver Serden: “Emredersiniz, Majesteleri. Nasıl isterseniz öyle olacak.”

Kral Lampard, adımları taş zeminde bir balyoz gibi yankılanarak salonun büyük çıkış kapısına yöneldi. O geçerken, içerideki uğultu bir bıçakla kesilmiş gibi dindi; soylular eğildi, raks edenler donup kaldı. Kral, kapının eşiğine vardığında arkasına bile bakmadan karanlık koridora adımını attı.

Yaver Serden, taht odasının devasa meşe kapılarının önünde duraksadı. Kapıda nöbet tutan muhafıza bir adım yaklaştı. Sesinde, nefreti bastırılmış bir askerin soğukluğu vardı. Muhafızın kulağına doğru eğilerek, kimsenin duymayacağı kadar alçak ama buz gibi bir sesle fısıldadı:

Yaver Serden: "Kralın emridir! O masadaki hizmetkâr kadını derhal toparlayın. Yanına da henüz dokunulmamış, en taze olanlardan iki kız daha seçin. Üçünü de hemen yukarıya, kralın odasına getirin. Tek bir saniye bile gecikmeyin, yoksa bedelini hepiniz ödersiniz."

Muhafız, aldığı emri onaylarcasına başını eğdi ve hızla içeriye; o dumanlı, günah kokan salona daldı. Serden ise diğer muhafızdan meşaleyi devraldı ve karanlığı yararak, efendisinin gölgesini takip etmek üzere hızlı adımlarla krala yetişti.

Kral Lampard, arkasından Serden’in yaklaştığını fark edince adımlarını yavaşlattı. Başını hafifçe çevirip alaycı bir gülümsemeyle konuştu:

“Serden… sen de babam gibi mi düşünüyorsun?”

Bir an durdu. "Babam bana güvenmedi ve koca imparatorluğu yediye böldü," diye mırıldandı. Bakışlarını Serden’e dikerek devam etti: "Söyle bana Serden… Yedi krallığı tek tek dizginleyen benken, tahtın gerçek sahibinin kim olduğunu sanıyorsun?"

Bakışlarını onun üzerine kilitledi.

“Söyle bakalım… bu tahtı kim hak ediyor sence?”

Yaver Serden durdu. Meşaleyi tutan eli kımıldamadı bile. Yüzü bir heykel kadar hareketsizdi ama içindeki bastırılmış öfke, sesinin derinliklerinde yankılanıyordu.


Yaver Serden (Soğukkanlı ve mesafeli): “Tahtın hakkı, onun ağırlığı altında ezilmeden üzerinde oturabilenindir Majesteleri. Kimisi onu mirasla alır, kimisi kılıç zoruyla bedel ödeyerek... Ama bazıları vardır ki; o bedelin ne olduğunu, kimlerin kanıyla ödendiğini asla bilmez.”


Kral Lampard’ın yüzündeki o çarpık gülümseme bir anda dondu. Koridordaki meşalelerin alevi sanki görünmez bir el tarafından tutulmuşçasına duraksadı.


Lampard başını hafifçe yana eğdi; dudakları bu kez daha zehirli, daha vahşi bir tebessümle kıvrıldı.


Kral Lampard (Alçak ve tehditkâr bir sesle): “Serden… Dilini bir cellat satırı kadar keskin kullanıyorsun. Sözlerini dikkatli seç sadık kulum. Unutma ki Varkennor’da, dili fazla keskin olanların kellesi, o dilden çok uzağa düşmez.”


Serden, ölümcül tehdidin gölgesinde gözlerini bile kırpmadı. Başını yavaşça ve ölçülü biçimde öne eğdi. Bu bir boyun eğiş değildi. Fırtına öncesi sessizlikti.


Kral Lampard, koridor boyunca ağır ağır yürüdü. Altın kapının üzerindeki iki başlı ejderha arması, meşale ışığında kan gibi parladı. Kapının önünde durdu. Yanında bekleyen kıdemli muhafız Rex’in kulağına eğildi, birkaç kısa kelime fısıldadı. Ses o kadar alçaktı ki rüzgâra karıştı.


Serden arkadaydı. Söylenenleri duyamadı.


Ama Rex’in yüzü bir anda kireç gibi oldu.

Rex başını eğdi. Sesi titremeden ama cansızdı.

“Emredersiniz, majesteleri.”


Lampard’ın sesi buz gibiydi.

“Sabah olunca Rex. Her şey bu geceden çok daha güzel olacak.”


Kral altın kapıya yöneldi. Kapıdaki kraliyet muhafızları aynı anda kapıyı açtı. Menteşelerin gıcırtısı taş koridorda yankılandı. İçeriden yükselen sıcak meşale ışığı, soğuk karanlığı yarıp geçti.


Kral içeri adım attığında hizmetkârlar iki yana çekildi. Başlar eğildi. Gözler yere indi. Kimse onun bakışlarıyla karşılaşmaya cesaret edemedi.


Lampard bir an durdu. Bakışları kamçı gibi Serden’in üzerine indi. Gözlerinde aç bir kurdun sabırsızlığı vardı.

“Serden,” dedi hırçın bir sesle. “Nerede kaldı o kadınlar? Sabrımı mı sınıyorsun?”


Serden başını eğdi.

“Hazırlanıyorlar efendim. Muhafızlar eşliğinde birazdan gelirler.”


Lampard tatminsiz bir homurtuyla önüne döndü.


Kapılar henüz kapanmamıştı ki koridorun karanlığından üç siluet belirdi. En önde hırpalanmış bir hizmetkâr, arkasında korkudan titreyen iki genç kız. Muhafızların arasında, sessizce içeri alındılar.


Kral Lampard’ın yüzünde karanlık bir memnuniyet belirdi. Az önceki öfkesi, yerini vahşi bir keyfe bıraktı.

Kral Lampard, muhafızlara “Şimdi çıkın,” dedi tok bir sesle. “Kapıları mühürleyin. Bu gece içeriden tek bir fısıltı bile dışarı sızmayacak.”

Muhafız başını sertçe eğdi. “Emredersiniz, Majesteleri.”

Kraliyet muhafızları düzenli adımlarla geri çekildi. Yaver Serden de onlarla birlikte kapının hizasına alındı. Kısa bir an durdu, içeriye son bir bakış attı.

Ardından muhafızlar devasa altın kapıları iterek kapattı. Kilit mekanizması büyük bir gürültüyle yerine oturdu.

Serden, kapının önünde kalan muhafızlara kısa ve donuk bir bakış fırlattı. “İyi nöbetler. İyi geceler,” dedi; sesi buz gibi, mesafeliydi.

Ardına bile bakmadan döndü ve koridorun boğucu sessizliğinde ağır adımlarla uzaklaştı.

Her adımında, Kral Lampard’ın az önce Rex’in kulağına fısıldadığı o sözler zihninde yankılanıyordu. Ne söylendiğini bilmiyordu; ama Rex’in yüzündeki kireç gibi solgunluk, bu gecenin sıradan bir şehvet gecesi olmadığını haykırıyordu.

Arkasında, kalın altın kapıların ardında Lampard kadınlarla günahına devam ederken, Serden’in içinde tarif edemediği karanlık bir sıkıntı filizlendi.

Koridorun derinliklerinden gelen sert rüzgâr meşalesini her sarstığında, duvardaki gölgesi bir darağacı gibi uzayıp kısalıyor, sanki ona yaklaşan kanlı bir şafağı fısıldıyordu.


SAHNE 2: GÜNAHIN İLK IŞIKLARI - VARKENNOR KRALI LAMPARD’IN ODASI – ŞAFAK VAKTİ


Oda hâlâ gecenin izlerini taşıyordu; yerde can çekişen mumlar, zeminde kurumaya yüz tutmuş şarap lekeleri vardı. Yatak kenarında üç kadın, yüzlerini darmadağın saçlarının ardına gizleyip elbiselerini üzerlerine çekiştirerek aceleyle toparlanıyordu. Hava; ağır bir ter, dökülmüş şarap ve çiğ bir huzursuzluk kokuyordu.

Kapıda iki Varkennor Kraliyet Muhafızı nöbet tutuyordu; biri miğferini kolunun altına almış, diğeri ise teyakkuzda etrafı süzüyordu. Koridorun sonundan Varkennor Kraliçesi Fadella belirdi. Taş zeminde yankılanan adımları kararlı, ölçülü ve dilsiz bir öfkenin habercisiydi.

Her adımında pelerininin ucu zemini süpürüyor, meşalelerin titrek alevi timsah yeşili gözlerinde soğuk bir parıltı bırakıyordu. Maldak Krallığı’ndan gelen bu yirmi yedi yaşındaki genç kadın, Lampard’ın eski karısını sürgün ettirecek kadar tehlikeli bir cazibeye ve hırsa sahipti. Şimdi ise o hırsı, üzerine giydiği görünmez bir zırh gibi kuşanmıştı. Kapıya birkaç adım kala muhafızlar dikeldi; birbirlerine kısa bir bakış fırlatıp mızraklarını çaprazlayarak kapının önünde geçit vermez bir set kurdular.

“Majesteleri… Kral hâlâ istirahatte. İçeri girmeniz uygun olmaz.”

Fadella durdu. Geçişini engelleyen mızraklar, aralarında soğuk bir metal duvar gibi uzanıyordu. Kısa, ağır bir sessizlik çöktü; kraliçenin yüzünde en ufak bir kas bile oynamadı. Ancak gözleri öfkeyle kararmış, muhafızların üzerinde adeta ölümün gölgesi gibi gezinen buz gibi bir bakış fırlatmıştı.

Kraliçe Fadella (soğuk ve keskin bir sesle): "Bu ne hadsizliktir? Benim önümde mızrak kaldırmak, celladın bıçağıyla oynamaya benzer. Kapıyı derhal açın. Aksi takdirde, yarın sabah gün doğarken kellelerinizin kazığa vuruluşunu izletirim!"

Muhafızlardan biri güçlükle yutkunurken, diğeri itaatle başını öne eğdi. Yolunu kesen mızraklar, kraliçenin iradesi karşısında yavaşça havaya kalktı. Koridor ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü; bu sessizliği bozan tek şey, Fadella’nın pelerininin taş zeminde çıkardığı o hışırtılı, otoriter sesti. Kapıya vardığında muhafızlar bakışlarını yere dikti; zira kimse o gözlerdeki saf buz kütlesine uzun süre mukavemet edemezdi.

Fadella elini uzatıp tokmağı kararlı bir hamleyle çevirdi ve içeri girdi. Odadaki kadınlar ürkekçe toparlanmaya çalışırken, Fadella tek bir kelime etmeden sadece elini kaldırdı. Bu sessiz komutla geceden kalan üç kadın, alelacele üstlerini başlarını düzelterek koridora doğru süzüldü. Fadella’nın yüzü bir maske kadar ifadesizdi; ancak odadan çıkan kadınların yüzündeki o dehşet dolu ifade, bir daha bu kapıdan girmeye asla cesaret edemeyeceklerini anlatmaya yetiyordu.

Kraliçe Fadella, ağır adımlarla masaya doğru ilerledi. Yarım kalmış kadehe tiksintiyle karışık bir ilgiyle baktı; parmak uçlarını yavaşça şarabın içine daldırdı. Kırmızı sıvı, uzun tırnaklarının altında taze bir kan lekesi gibi süzüldü.

Kral Lampard (Boğuk ve uykulu bir sesle): "Şafak mı söktü… Fadella?"

Kraliçe Fadella: "Evet majesteleri. Yeni gününüz, yeni zaferler getirsin."

Kral, yatağından ağır bir hışımla doğrulurken, gözlerinde uykusuzluğun kızıllığına karışmış kibirli bir gurur parladı. Şarabın ve gecenin tortusu hâlâ sesindeydi.

Kral Lampard: "Ne muazzam bir sabah... Yeni bir gün, yeni iştahlar ve yeni mahkûmiyetler. Tanrılar mı dedin? Hayır, Fadella... Bu sağır taş duvarlar, bu koca krallık ve o koridorlarda nefeslerini yutan tüm o zavallı ruhlar... Hepsi ancak benim soluğumla var olabilir. Ben gözlerimi kapatsam, dünya karanlığa gömülür."

Fadella sessizliğini korudu. Bakışlarını bir nebze olsun kaçırmadı; aksine, doğrudan kralın göz bebeklerine kilitlendi. O gözlerde artık ne bir korku kırıntısı vardı ne de sahte bir saygı; yalnızca buz gibi, arındırılmış, katıksız bir nefret…

Kral, kendi büyüklüğüne dair attığı gürültülü kahkahalarla odayı inletirken, Fadella yavaşça masaya uzandı. Gümüş kabzalı hançeri kavradığında, çeliğin o keskin soğuğu avucuna bir mühür gibi işledi. Silahı belinin arkasına, giysisinin kıvrımları arasına büyük bir ustalıkla gizlerken; parmakları kabzayı bir celladın ipi kavrayışındaki o korkunç kararlılıkla sıktı. Lampard’ın "tanrısal" sanrılarla dolu kahkahaları taş duvarlarda yankılanmaya devam ederken, o bir heykel kadar hareketsiz, ölümün kendisi kadar sabırlıydı. Artık sadece bir kraliçe değil, patlamak üzere olan bir fırtınanın sessiz kalbiydi.

Tam o anda oda; kadife sessizliği yırtan, kapıya vurulan üç sert ve otoriter darbeyle sarsıldı. Kral, kendi sesinin sarhoşluğu ve kibrinin uğultusuyla bu sesi duymadı bile; o hâlâ kendi tanrısallığının yankılarıyla meşguldü. Ancak Fadella, başını bir avcının dikkatiyle, ağır ağır kapıya çevirdi. Elindeki hançerin soğukluğu hâlâ tenindeydi.

Kraliçe Fadella (Alçak, buz gibi ama odayı dolduran bir buyurganlıkla): "Gir."

Kapı, paslı bir sitem gibi gıcırdayarak aralandı. İçeriye, kraliçenin gölgesi kadar sessiz ve sadık hizmetkârı süzüldü. Başını öyle bir eğmişti ki, bakışları kralın varlığına değmekten sakınarak doğrudan kraliçeye yöneldi. Parmaklarının arasında mühürlenmiş, kenarları yıpranmış bir parşömen parçası titriyordu.

Hizmetkâr (Neredeyse duyulmayan bir fısıltıyla): "Majesteleri… Kuzey patikasından nefes geldi. Ağabeyiniz Farex’in gölgeleri kılıçlarını biledi."

Fadella, sırtının arkasında bir cellat yemini gibi gizlediği hançeri yavaşça çekip, ses çıkarmadan masaya bıraktı. Parşömeni açtığında, mürekkep satırları zehirli birer sarmaşık gibi gözlerinin önünde dolanıyordu:

“Kız kardeşim, Varkennor’un gerçek sahibi… Kılıçlar kınından sıyrıldı, ordu nefesini tuttu. Bu satırlar gözlerine ulaştığında, her zamanki gizli sığınağımıza gel. Planın son halkasını orada kenetleyecek ve bu kokuşmuş krallığı devirecek o son darbeyi indireceğiz. Okuduktan sonra bu kâğıdı ateşe ver; külleri bile ihanetimizi fısıldamasın.”


Fadella’nın dudaklarında bir gülümseme belirdi; bu, bir zafer müjdesinden ziyade kadim ve kanlı bir lanetin uyanışına benziyordu. Parşömeni göğsüne, tam kalbinin üzerine bastırırken başını hafifçe yana eğdi. Sesi, bir yılanın kuru yapraklar üzerindeki tıslaması kadar ince ve zehirliydi.

Kraliçe Fadella: "İzninizle, Majesteleri. Sizi kendi ihtişamınızla baş başa bırakıyorum."

Kral Lampard (Umursamaz bir sarhoşlukla): "Git Fadella… Sabah henüz taze ve ben bu kutsal anın tadını çıkaracağım. Şarabımı yudumlayacak, sarayımın o kokuşmuş ama kudretli kokusunu içime çekeceğim. Savaşlar, yeminler ve o sıkıcı haritalar bekleyebilir... Bir kralın sabah huzurunu bölmek, Tanrıların bile cüret edemeyeceği bir günahtır."

Fadella, kralın bu zifiri karanlık kibri karşısında sessizce başını eğip odadan süzüldü. 

Ancak ağır kapıların ardında, koridorun soğuk taşlarına adımını attığı an, adımları bir bıçak darbesi gibi kesildi. Sırtı gerildi, kaşları çatıldı; gözleri karanlığın içindeki mutlak tehlikeyi sezen bir avcı gibi kısıldı. Koridorun derinliklerinden gelen o tanıdık ve ağır nefesi, daha görmeden tanımıştı.

Kraliçe Fadella (sert ve sorgulayıcı): "Burada Kral’ın gölgesi, Rex olması gerekirdi. Nerede o?"

Muhafızlar birbirine bakındı. Birinin boğazı düğümlenirken diğeri bakışlarını kaçırdı.

Varkennor Muhafızı: "Majesteleri… Kral dün gece ona gizli bir emir verdi. Şafak sökmeden görevi için saraydan ayrıldı."

Fadella sustu. Bakışları duvardaki meşalenin titreyen alevine kilitlendi; o alevin içinde sanki yaklaşan felaketi gördü.

Kraliçe Fadella (kendi içine fısıldar gibi): "Rex görevdeyse… birinin kanı çoktan toprağa düşmüş demektir."

O an koridorda tekinsiz bir uğultu yükseldi; rüzgâr, Varkennor’un taş çatlaklarından sızarak meşaleleri titretti. Fadella’nın yüzü bir mermer kadar ifadesiz kalsa da, göğsündeki o tanıdık huzursuzluk bir çığ gibi büyüyordu. Rex ne zaman karanlığa karışsa, saray sabahı mutlaka bir cenaze ile karşılardı.

Pelerini taş zeminde bir sır gibi sürüklenirken adımlarını hızlandırdı. Zihninde tek bir soru yankılanıyordu: "Ya planımız sızdıysa? Ya bu kez kurban bizden biriyse?"

Muhafızlarını o buz kesmiş sessizliğin içinde terk ederek ilerledi. Taş zeminde yankılanan her adımı, Varkennor’un temellerine gömülmüş kanlı birer sır gibi boşlukta patlıyordu. Koridorlarda uğuldayan rüzgâr, yalnızca duvarları dövmekle kalmıyor; sarayın kadim ruhu, yaklaşan felaketi Fadella’nın kulağına bir ağıt gibi fısıldıyordu.

Fadella, yüzündeki sarsılmaz maskeyi korusa da zihnindeki o karanlık ses susmak bilmiyordu:





SAHNE 3: SABAHIN İLK KILICI - VARKENNOR SARAYI – 


3/1: İNFAZIN GÖLGESİ - MEYDANA BAKAN EV

Taş duvarlı, eski evin üst katında şafağın gri ışığı perdelerin arasından bir bıçak gibi sızıyordu. Odanın ortasındaki masada, üzerindeki kırmızı mührü sökülmüş parşömen duruyordu. Fadella ve Farex karşılıklı oturuyordu; yüzlerindeki yorgunluk, sadece uykusuzluğun değil, sırtlarındaki ağır sırların yüküydü.

Fadella (Kısık ama çelik gibi soğuk bir fısıltıyla): "Farex... Çağrını aldım, satırların zehrini yuttum ve buradayım. Şimdi söyle; bu kanlı oyunu nasıl bitiriyoruz?"

Farex (Sesi bir hesap makinesi kadar soğuk ve hesaplı): "Birliklerimiz saray surlarının dibinde birer gölge gibi pusuda. İlk planımız gece karanlığında boğazlarını kesmekti ancak bu sabahın tekinsiz sessizliği, şafağın bize bir tuzak kurduğunu fısıldıyor. Meydanda açıklanamaz bir hareketlilik var; son hamleyi yapmadan önce, düşmanın neyi sakladığını ve avcının kim olduğunu anlamalıyız."

Fadella, titreyen parmak uçlarıyla perdeyi bir miktar araladı. Aşağıda, öfkeli bir deniz gibi dalgalanan, uğultusu taş duvarlara çarpan devasa bir kalabalık toplanıyordu. Demir çanlar, paslı sesleriyle sanki Varkennor’un sonunu müjdeler gibi ağır ve sancılı bir tempoyla çalmaya başladı. Meydanın tam merkezinde, sabahın gri ışıkları altında ölümün yeni kürsüsü gibi duran, henüz kan değmemiş ahşap bir idam platformu yükseliyordu.





Fadella: "Bu kadar asker... Bu halk neden burada Farex? Neler oluyor?"

Farex: "Bilmiyorum... Ama içimdeki ses, celladın bugün fazla mesai yapacağını söylüyor."

Meydandaki uğultu, celladın tok sesiyle bıçak gibi kesildi. Kalabalığın tam ortasında, dizlerinin üzerine çökmüş bir adam belirdi. Fadella’nın gözleri dehşetle kısıldı.

Fadella (kesik bir nefesle): "Bu... Serden. Amcam..."

Farex (taş kesilerek): "Lanet olsun... Planı sezmişler. Lampard bu oyunu çoktan çözmüş. Serden’i bir ibret olarak kullanıyor, bize gözdağı vermek için onu infaz ediyor."

Fadella (titreyerek): "Hayır! Buna izin veremeyiz! Ordumuz kapıların önünde hazır Farex... Şimdi saldıralım! Amcamın kanı toprağa düşmeden bu krallığı yakıp yıkmalıyım!"

Farex (Fadella’nın omuzlarını sarsarak, sert ve buz gibi bir sesle): "Kendine gel Fadella! Meydandaki bu asker kalabalığını görmüyor musun? Kılıçlarımız onların devasa ordusu karşısında ancak birer oyuncak kalır. Eğer şu an tek bir hamle yaparsak, planımız daha filizlenmeden solar; hepimiz kendimizi gün batmadan toprağın karanlığında buluruz. Amcanın ölümü bir son değil, bu kokuşmuş düzenin bedelidir. Dur ve izle; bugün sadece izleyeceğiz... Ama yemin ederim Fadella, bunun intikamını alacağız. Döktüğü her damla kanı, Lampard’a altın kadehlerinden kendi irini olarak içireceğiz. Yaşamak zorundayız ki, onları yok edebilelim!"

O sırada oda, menteşeleri zorlayan sert bir darbeyle sarsıldı. Maldak Krallığı’nın sadık muhafızı Fasten, zırhının altından süzülen terler ve göğüs kafesini zorlayan nefesiyle içeri daldı. Gözlerindeki dehşet, meydandaki kalabalıktan daha ürkütücüydü.

Fasten (Kesik nefesler arasında): "Majesteleri… Kraliyet askerleri her sokağı birer örümcek ağı gibi sarmış durumda. Çember daralıyor. Burada olduğumuzu anlamaları, celladın baltayı indirmesinden daha kısa sürecek!"

Farex (Fadella’yı kolundan kavrayıp kapıya doğru sürükleyerek): "Hadi Fadella, gitmek zorundayız! Şimdi burada can verirsek, bu dava Serden’in kellesiyle beraber toprağa gömülür. Önce bu kıskaçtan kurtulalım, sonra Lampard’ın tam olarak neyi, nasıl öğrendiğini çözeriz. Düşmanın elindeki kozu bilmeden masaya oturmak ölümdür; şimdi karanlığa karışıp bekleyeceğiz ve o iblisin zayıf anını kollayacağız. Yürü!"

3/2: Celladın Gölgesi - Varkennor Meydanı

Meydandaki uğultu, cellat kürsüsüne çıkan iki figürün gölgesiyle aniden bıçak gibi kesildi. İlk çıkan, devasa bir et ve çelik kütlesi olan Rex’ti. Üzerindeki cellat kukuletası bile o devasa omuzlarını gizlemeye yetmiyor; sırtında çapraz asılı duran çift başlı baltalar, sabahın soğuk ışığında sanki kendi karanlık enerjisiyle titriyordu. Hemen ardında, dudaklarında çürümüş bir ruhun yansıması olan o hastalıklı gülümsemeyle Prens Draevor Varkennor belirdi. Draevor, kollarını iki yana açarak kalabalığı selamladığında, bakışlarında avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının sapkın keyfi vardı.


Prens Draevor, platformun önünde bir tiyatro oyuncusu edasıyla kollarını iki yana açtı. Halkın korku dolu sessizliğine inat, tuhaf bir ritimle kendi etrafında döndü ve abartılı bir selam verdi. Bu hastalıklı gösterişin ardında, Varkennor tarihinin en büyük günahı yatıyordu. Draevor; Kral Lampard’ın, kardeşi Dunkofn Kralı Mutharon’un yatağına girerek Kraliçe Melaryn’den peydahladığı o "yasak" çocuktu. Mutharon, karısının rahmine düşen bu ihaneti yıllardır biliyor, ancak Varkennor’un devasa askeri gücü karşısında dişlerini sıkarak, o soğuk intikam gününü bekliyordu. Draevor’un damarlarında akan bu haksız kan, sanki ruhundaki o çürümüşlüğü besliyordu.


Draevor, ellerini çırparak devasa cellada döndü: "Yine mi sen Rex? Her infazda o koca cüssenle meydanı kaplıyorsun. Biraz acele et de şu heybetin altında ezilen küçük ruhlar nefes alsın; bu leşin kokusu akşam yemeğimize meze olmasın."

Rex hiçbir karşılık vermedi. Devasa baltalarını kınından sıyırdığında, çeliğin sürtünmesinden doğan kızıl bir kıvılcım sağanağı platforma döküldü. Draevor, diz çökmüş haldeki Yaver Serden’in yanına eğildi. Serden’in ağzı konuşmasına engel olacak şekilde sıkıca bağlanmıştı. 

Draevor, parmaklarıyla Serden’in çenesini zorla yukarı kaldırdı; gözlerindeki o piçliğin ve ihanetin parıltısıyla sırıttı.

Draevor (Alaycı bir fısıltıyla): "Ah, zavallı Serden... O gür sesin nerede? Fadella ve Farex’in o sarsılmaz koruyucusu, Maldakların sadık köpeği... Tahtın ağırlığından bahseden o keskin dilin şimdi neden sustu? Bakıyorum da vasiyetini bile mırıldanamıyorsun. Üzülme, Rex senin için en hızlı 'noktayı' koyacaktır. Sen gittikten sonra, yeğenlerinle ilgilenmek benim için büyük bir zevk olacak."


3/3: Sessiz Fırtına: İki Kardeş


Kral Lampard’ın oğulları Prens Babi ve Prens Marvek Varkennor olan biteni sessizce izliyordu.

Prens Babi, zihninin kuytularında henüz tam keşfetmediği o karanlık gücün, cılız ama keskin bir kıvılcım gibi uyandığını hissediyordu. Yanındaki Prens Marvek’in her nefesi ise etrafındaki havayı buzdan bir buhara dönüştürüyor, parmak uçlarında ince kar kristalleri filizleniyordu.

Prens Marvek (alçak ve buz gibi bir sesle): "Bir düşman daha tarihe karışıyor, kardeşim."

Prens Babi (bakışlarını infaz alanından ayırmadan): "Yaver Serden'in ölümü hiç iyi olmayacak Marvek. Bunun intikamını ilk bizden çıkarırlar. Zaten gölge gibi saklanarak dolaşıyoruz; bu idam yüzünden artık sürekli arkamızı kollamamız gerekecek. Ayrıca şu Draevor piçi tam bir baş belası, yaptığı hareketlere baksana... Tam bir gerizekalı! Keşke intikamlarını onu öldürerek alsalar da biz de çifte bayram yapsak."


Prens Marvek (hafifçe kıkırdayarak, sesi buzun çatlamasını andıran soğuk bir tınıyla): "Draevor mu? O sadece gürültü yapmayı bilen bir aptal, Babi. Ama haklısın; eğer celladın baltası onun boynuna inseydi, bu kasvetli meydan hayatımda gördüm en güzel şenlik alanına dönerdi."


Gülüşü, havada asılı kalan soğuk buhara karışırken bakışları daha da keskinleşti. "Yine de bırak oynasın. Aptallar sahneyi doldurduğunda, gerçek oyuncular gölgelerde daha rahat hareket eder."



3/4: İnfaz Anı

Rex, devasa cüssesiyle infaz platformunun üzerinde bir kale gibi dikiliyordu. İki elinde, normal bir insanın kaldıramayacağı büyüklükte, iki dev baltayı tutuyordu. Rex gürledi: "Majestelerinin emridir! Keskin dil, sahibinin celladıdır! Varkennor’a hainlik edenin affı yoktur!"


Rex, iki dev baltayı aynı anda, korkutucu bir yavaşlıkla havaya kaldırdı. Baltaların geniş çelik yüzeyleri, güneşin altında ölümcül bir parlaklıkla parladı; sanki iki ayrı güneş doğmuştu. Meydandaki herkes nefesini tuttu, sadece baltaların havayı yararken çıkardığı uğultu duyuluyordu. Serden, baltaların gölgesi altında dizlerinin üzerinde son bir kez gökyüzüne baktı.


Baltalar bir yıldırım gibi, tek bir hareketle boşluğa indi. Çeliğin eti ve kemiği biçen o korkunç sesi meydanda yankılandığında, Serden’in başı gövdesinden ayrılmıştı bile. O saniyeye kadar dehşetle susan Varkennor halkının çığlığı, bir anda vahşi bir sevince dönüştü. İdamları birer karnaval gibi seven bu kana susamış kalabalık, yere düşen her kelleyle biraz daha coşuyordu.


Tam o sırada evden dışarı fırlayan Fadella, meydandan yükselen o tüyler ürpertici tezahüratı duyduğunda olduğu yere çakıldı. Halkın alkışları, amcasının artık bu dünyada olmadığının kanlı bir ilanıydı. Dizlerinin bağı çözüldü, hıçkırıkları boğazında düğümlenirken kendini tozlu zemine bıraktı.


Abisi Farex, kardeşinin omuzlarından sıkıca kavrayarak onu sarsmaya çalıştı. Sesi, hem öfkeli hem de aceleciydi: "Fadella, kalk! Şimdi sırası değil, buradan hemen gitmemiz lazım!"


Fadella, hıçkırıklarının arasında boğulurken abisinin eline tutundu. Farex onu yerden çekip alırken, arkalarına bile bakmadan, kalabalığın vahşi haykırışlarının arasından sıyrılıp karanlık ara sokaklara dalarak bölgeden uzaklaştılar.



SAHNE 4: KARA BULUTLARIN GÖLGESİ VARKENNOR – ALT ŞEHİR

4/1: SESSİZLİĞİN KUYTUSU

İnfaz meydanında kelleler düşerken, Prens Babi Varkennor o vahşi kalabalığın arasından sessiz bir gölge gibi sıyrıldı. Kimliğini gizleyen derin kapüşonunun altında bakışlarını yere dikerek, arkasında yükselen kan kokusunu ve vahşi tezahüratları geride bıraktı. Şehrin alt kesimlerine; güneşin uğramadığı, çamur ve rutubet kokan o dar sokaklara süzülerek karanlığın içinde izini kaybettirdi.

Babi, kimseyle göz teması kurmadan dolambaçlı yolları arşınladı ve eski bir hanın kuytusunda saklı duran o mahrem odaya girdi. Ağır ahşap kapıyı kapattığı an dışarıdaki dünyanın uğultusu bıçak gibi kesildi. Oda, rutubetli duvarların arasına hapsolmuş ağır bir sessizliğe gömülmüştü. Babi, zihnindeki o karanlık kıvılcımın yarattığı zihinsel yorgunlukla sırtını kapıya yasladı. Ne bir sır ne de bir misafir bekliyordu; o an tek ihtiyacı olan, Varkennor’un kanlı gürültüsünden uzaklaşıp bu kimsesiz gölgenin içinde biraz olsun dinlenebilmekti.

Ağır ahşap kapı, daha Babi’nin yorgun sırtı ondan ayrılmadan, dışarıdan gelen üç kısa ve sert darbeyle sarsıldı. Babi, zihnindeki karanlık kıvılcımın aniden parladığını hissederek gerildi.

Kapı menteşeleri gıcırdayarak açıldığında, odaya hanın rutubetli havasını anında donduran, buzdan bir nefes süzüldü. Prens Marvek, tozlu pelerini ve yüzündeki o sinsi gülümsemeyle içeri girdi. Kardeşinin meydandan ayrıldığı anı fark etmiş ve onu bir gölge gibi takip ederek bu eski hanın derinliklerine kadar izini sürmüştü.

Marvek, pelerindeki tozu umursamaz bir tavırla silkerken, buz gibi bakışlarını Babi’ye dikti. "Burada, lağımın asaletinde dinlenebileceğini mi sandın, kardeşim?" dedi; sesi, odadaki sıcaklığı biraz daha düşürerek.

Prens Marvek (soğuk bir tebessümle): "Babamızın o meşhur tanrılığı da bu sabahki ayazla beraber dondu galiba. Şu gökyüzünün haline bak... Kendi krallığının üzerinde bile artık güneş doğmuyor.

Prens Babi (bastırılmış bir öfkeyle): "İnsanlar lanetledi bu şehri Marvek. Babamız, o doymak bilmez ihtiraslarıyla krallığı kendi elleriyle çürüttü. Bu korkak halk ise sırf yalakalık olsun diye yapılan her şeyi destekledi, her vahşeti alkışlayarak bu günaha ortak oldu. Madem kralın her adımına boyun eğmeyi seçtiler, üzerlerine çöken bu kara bulutları da sonuna kadar hak ettiler."


Marvek’in parmak uçlarında oynattığı hançer bir anda kırağıyla kaplandı; kardeşinin içindeki o karanlık kuyunun ne kadar derin olduğunu hissedebiliyordu. 

Thamora Evreni’nde mistik güçlerin kökeni, binlerce yıl önce var olan Kızıl Nüve’den geliyordu. Ancak bu güç, güneşin herkesi ısıtması gibi genel bir lütuf değildi; yalnızca kanında o kadim taşın yankısını taşıyan belirli kişilerde filizleniyordu. Marvek bu soğuk kudreti damarlarında çoktan hissetmeye başlamış olsa da, Babi’nin ellerinde henüz hiçbir doğaüstü iz yoktu. O, bir mucize beklemiyor ya da bir gücün uyanışını arzulamıyordu; onun silahı, zihnindeki o zehirli sabırdı.

Prens Babi: "Bir krallık çürürken susarsan Marvek, o çürüme sonunda seni de yutar. Ama vaktinden önce konuşursan, kellen o meydandaki tozlara karışır. Biz sessizce büyüyeceğiz... Ve vakti geldiğinde, her şeyi sessizce devireceğiz."

Marvek, elindeki kırağı tutmuş hançeri yavaşça indirdi. Babi’nin sözlerindeki o zehirli kararlılık, odadaki buzdan daha keskin bir etki bırakmıştı. Aralarındaki tekinsiz sessizlikte, Marvek bakışlarını kardeşinin gözlerine dikti; dudaklarında sinsi bir onay belirirken, hiçbir şey söylemeden yavaşça kafasını sallayarak hak verdi.

Bu sessiz onay, iki kardeşin karanlıkta kurduğu gizli ittifakın ilk resmi mührüydü.

4/2 Sarayın Gölgeleri: Serenya ve Lyria

Serenya ve Lyria, saraydan çıktıklarından beri erkek kardeşlerini birer gölge gibi uzaktan takip ediyorlardı. Ancak kalabalık meydanın karmaşasında, Serden’in infazından art kalan o uğultulu atmosferde bir anlık boşluk yetti; erkek kardeşleri bir anda gözden kayboldu.

İki kız kardeş, kalabalığın içinde birbirlerine kısa ve endişeli birer bakış fırlatıp aramaya başladılar. Lyria’nın keskin gözleri, ara sokaklara hızla sapan bir karaltıyı yakaladı: Marvek.

Marvek, kendi içinde başka bir avın peşindeydi; o da sessizce Babi’yi takip ediyordu. Serenya ve Lyria, Marvek’in bu gizemli takibini bozmadan, onun adımlarını izleyerek şehrin en kuytu, en rutubetli bölgelerine kadar ilerlediler. Sonunda Marvek, eski ve dökülmekte olan bir hanın kapısından içeri süzüldü.

İki kız kardeş hanın önünde duraksadı. Serenya, binanın yıpranmış çatısına ve dökülen taşlarına bakarken yüzünü buruşturdu. Burayı tanıyordu. Burası, Babi’nin saraydan ve sorumluluklardan kaçmak için sığındığı, halkın arasına karıştığı o meşhur gizli yeriydi.

Babi ve Marvek, odanın rutubetli sessizliğinde birbirlerine bakarken, dışarıdaki koridordan gelen kararlı adım sesleri zemindeki çürük tahtaları inletti. Kapı kapalıydı ama dışarıdaki varlıklar içeri girmek için izin istemeyecek kadar otorite sahibiydi.


Ağır ahşap kapı, menteşeleri acı bir çığlık atarak ardına kadar açıldı. Odaya hanın rutubetli havasını anında ezip geçen, kraliyetin o ağır, pahalı ve ezici kokusu süzüldü.


Serenya, pelerinini savurarak içeri ilk adımını atan kişi oldu. Otuz sekiz yaşındaydı; bakışları bir kılıç kadar keskin, duruşu sarsılmaz bir kale gibiydi. Hemen arkasından, bir yılanın kış uykusundan uyanması gibi sinsi, zehirli bir merakla etrafı süzerek Lyria girdi. İki kız kardeş, meydandaki o karmaşadan beri takip ettikleri izi nihayet bu döküntü odada bulmuşlardı.

Serenya, kapının eşiğinde durup odadaki sefaleti; kırık masayı, can çekişen mumu ve Babi’nin perişan halini bir yargıç soğukkanlılığıyla süzdü.

Prenses Serenya (Soğuk ve suçlayıcı bir sesle): "Küçük kardeşim... Gerçekten hâlâ bu yıkık dökük duvarların arasında, bu fare deliklerinde vakit geçirmekten sıkılmadın mı?"

Prens Babi (Alaycı bir sakinlikle, sırtını duvardan ayırmadan): "Sarayda huzur yok Serenya. Orada herkes yalan söylüyor, herkes bir diğerinin nefesini sayıyor. Burada ise kimse beni umursamıyor... Bu da garip bir şekilde beni mutlu ediyor."

Prenses Serenya (Odanın ortasına, Babi’nin tam karşısına yürüyerek): "Mutluluk bu duvarlar arasında değil, tahtın gölgesindedir Babi. Ne kadar kaçarsan kaç, o gölge seni eninde sonunda bulur. Bugün yıllarını krala adamış bir asker, Yaver Serden, iki nefeste harcandı. Kellesi meydanda bir ibret gibi yuvarlanırken sen burada sefalet mi soluyorsun? Yarın o oklar bize dönecek."

Prens Babi (Doğrudan onun gözlerine bakarak): "Oklar bize elbet dönecek Serenya. Ben sadece o gün geldiğinde, o okların tam olarak nereye saplanacaklarını seçmek istiyorum."

Prenses Lyria, Serenya’nın omuz hizasından bir gölge gibi öne süzüldü. Bakışları, odanın köşelerindeki rutubet lekelerinden Babi’nin hırpalanmış giysilerine kadar her şeyi bir yılanın soğukkanlılığıyla tartıyordu. Dudaklarında, ne acıma ne de sevgi barındıran o müstehzi gülümseme belirdi.

Prenses Lyria (Sesi bir fısıltı kadar ince ama zehirli): "Seçmek mi? Kendi mezar yerini seçmekten bahsediyorsun herhalde Babi. Ama ablam haklı; babamızın deliliği artık saray surlarına sığmıyor. Eğer böyle fare deliklerinde saklanmaya devam edersen, cellat kapını çaldığında elinde şarap kadehinden başka bir şey olmayacak. Hepimizi bu çürümüş odalarda tek tek bulmalarını bekleyemeyiz."

Babi, kardeşinin bu iğneleyici sözlerine karşılık vermedi; sadece kadehini masanın üzerine sertçe bıraktı. Odanın havası, dört kardeşin birbirine çarpan hırslarıyla iyice ağırlaşmıştı.

Prenses Serenya (Sözü tekrar alarak, otoriter bir tonla): "Burada vakit kaybetmek için gelmedik. Şehir kaynıyor ve biz saraydan uzaktayken her an bir fırtına kopabilir. Eğer hayatta kalmak istiyorsan, bu çamurdan çıkmanın vakti geldi."





4/3 Çift Ejderha Tavernası

Dört kardeş —Babi, Marvek, Serenya ve Lyria— aralarındaki o bitmek bilmeyen gerilimi yanlarına alarak eski hanı terk ettiler. Şehrin gürültülü, pis kokulu alt sokaklarında, gölgelere sinerek ilerlediler. Sonunda, üzerinde iki ejderha başının —biri buz, diğeri ateş saçan— olduğu bir tabelanın önünde durdular: Çift Ejderha Tavernası.

İçerideki hava; şarap, ter ve her şeyi unutmaya çalışan insanların umursamazlığıyla doluydu. Sanki meydanda az önce bir imparatorluk devrilmemiş, kan akmamış gibi insanlar kahkahalarla içiyordu. Barın önüne geçip oturduklarında Babi, tezgâha sekiz altın sikkeyi tek tek, sertçe bıraktı. Sikkelerin mermer üzerindeki çınlaması, tavernanın gürültüsünü bir anlığına bastırdı.

Prens Babi: "En koyusundan dört kadeh şarap getir. Hemen."

Barmen, yüzündeki ifadesizliği bozmadan sikkeleri tek hamlede avucuna süpürdü ve tezgâhın altındaki kesesine attı. Alışkın hareketlerle dört ağır kadehi doldurup önlerine dizdi. Kardeşler kadehlerine uzandılar. Serenya, şarabından ilk yudumunu almak için kadehini dudaklarına götürdüğü sırada, pelerininin arasından kolyesi gözüktü.

O an, tam o dar aralıktan içeri sızan mum ışığı, Serenya’nın boynundaki kolyeye çarptı. Saf altından dövülmüş, Varkennor krallığının kadim işçiliğini taşıyan kolye, kapüşonun karanlık gölgesi altında aniden parlayan bir yıldız gibi keskin bir ışık saçtı.

Barmen, her zamanki gibi arkasını dönüp işine baksa da tavernanın kuytu köşelerinde, duman altı masalarda pusuda bekleyenler için bu parıltı bir işaret fişeğiydi. Masaya tereddütsüz bırakılan sekiz altın ve o nadide kolyeden sızan ışık, haydutların iştahını bir cinnet noktasına getirdi. Bu yabancıların cebi doluydu ve boyunlarındaki tek bir parça, tavernanın bir yıllık kazancından çok daha fazlaydı.

Ozanın tellere vuran parmakları bir anda dondu; neşeli melodi yerini kulak tırmalayan bir sessizliğe bıraktı. Kardeşler, müziğin neden bu kadar aniden kesildiğini anlamak ister gibi şaşkınlıkla başlarını kaldırdılar. Ancak o an, tavernanın ağır meşe kapılarının gümleyerek kapandığını ve devasa demir sürgülerin "tak" diye yerine oturduğunu duydular.

Tavernadaki sivil halk, bu sesin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Saniyeler içinde kahkahalar yerini dehşet dolu fısıltılara bıraktı; insanlar tabaklarını, kadehlerini bırakıp kendilerini masaların altına attılar ya da duvar köşelerine büzülüp karanlıkta görünmez olmaya çalıştılar.

Babi, Marvek, Serenya ve Lyria, bir anda tavernanın ortasında çıplak birer hedef gibi kaldıklarını fark ettiler. Gölgelerin arasından süzülen yedi haydut, ellerinde paslı ama ölümcül hançerlerle etraflarını sarmaya başlamıştı. Kaçacak yer yoktu; çember daralıyordu.

Kardeşler, sırt sırta vermeden önce bir anlığına birbirlerinin gözlerine baktılar. Bu bakışta korku değil, yaklaşan kan banyosunun ve sakladıkları o karanlık güçlerin ilk kıvılcımları vardı.


Haydut Lideri (Bağırarak): “Ne büyük tesadüf! Varkennor’un soylu enikleri aynı masada! Gece uzun çocuklar! Ya masadaki o altınların devamını, boynundaki kolyeyi ve gizlediğiniz tüm mücevherleri buraya dökersiniz ya da hepinizin kanını bu zemine akıtırım!”


Babi’nin dudak kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Kadehini masaya yavaşça bıraktığında sesi, tavernanın buz kesmiş havasında bir balta darbesi gibi yankılandı.


Prens Babi (Ölümcül bir sakinlikle): “Bu gecenin sonunda kimlerin kaderinin biteceğini göreceksiniz… Kimi yerde kendi kanıyla yatacak, kimi ayakta kalıp bu kanın nasıl bir sanata dönüştüğünü seyredecek.”




SAHNE 5: KAN VE ŞARAP

VARKENNOR – ÇİFT EJDERHA TAVERNA / GECE



Dört kardeş, barmen tezgâhının önünde yan yana dizilmişti. Karşılarında yedi haydut, kirli pelerinlerinin altından sırıtan yüzleriyle, karanlıktan doğmuş iblisler gibi yaklaşıyordu.

Haydut Lideri (alaycı bir tıslamayla): “Demek Varkennor’un asil yavruları halkın arasında saklanıyor ha… Ne onur kaldı ne asalet! Hadi bakalım, görelim şimdi; soylu kanı ne kadar kırmızıymış?”

Sözleri duvarlarda yankılanırken hava aniden ağırlaştı. Mum alevleri can çekişir gibi titredi. Serenya Varkennor derin bir nefes alıp avuçlarını göğe doğru kaldırdığında, göz bebekleri bembeyaz bir ışıkla doldu. Dudaklarından kadim, ölü bir dilde dökülen kelimeler tavernanın tozlu havasını yardı:

“Rha’kor ven’dar suul… Thaal’nem or’dur val.”

Son heceyle birlikte zemin titredi, bardaklar birer birer çatladı. Serenya’nın ellerinden boşalan ışık, iki parlak halkaya bölünerek birini kendi, diğerini Lyria’nın etrafına ördü. Şeffaf ama aşılmaz bir ışık kalkanı, iki kardeşi bir koza gibi sardı.

Prenses Lyria (öfkeyle): “Kalkan mı? Boşuna harcama büyünü Serenya! O heriflerin sırıtışını yüzlerinden silmeden durmayacağım!”

Serenya cevap vermedi; tek odağı kardeşini korumak, kalkanın sarsılmazlığını korumaktı.

Babi Varkennor, kılıcının kabzasını kavradı. Metalin kınından çıkış sesi, bir ölüm hükmü gibi odayı yardı. Kılıcın ucunu zemine sürterek bir adım attı; çıkan kıvılcımlar gözlerindeki buz gibi kararlılığın yansımasıydı.

Prens Babi (soğuk bir tebessümle): “Asaleti sorgulayanlar, genellikle kendi kanında boğulur. Yaklaşın… Son çığlığınızın tek tanığı ben olacağım.”

Marvek Varkennor, ağır adımlarla öne çıktı. Dudak kenarındaki o küçümseyici gülümseme hiç silinmedi.

Prens Marvek: “Gerçekten mi? Bana kılıç mı çekiyorsunuz? Siz… Ne kadar da zavallısınız.”

Pelerininin altından gümüş saplı hançerini çektiği an, çelik donmuş kristallere dönüştü. Marvek hançeri ölçülü bir zarafetle fırlattı. Hançer havayı yırtıp haydut liderinin göğsüne saplandığında, buz kristalleri etin altından bir patlamayla yayıldı. Adamın çığlığı boğazında dondu; nefesi buhara dönüştü ve birkaç saniye içinde vücudu bembeyaz bir buz kütlesine dönerek geriye devrildi.

Prens Marvek (kayıtsızca): “Sıradaki kim?”

Bu iki kelime, haydutların yüreğine bir balyoz gibi indi. Önce bir adım geri çekildiler, ardından bir cinnet anıyla hep birden Babi’ye atıldılar. İlk haydut bıçağını kaldırdığında, Babi çoktan hareket etmişti. Kılıcı bir gölge gibi savruldu; tek bir hamleyle haydutun başı gövdesinden ayrıldı.

Arkasından gelen diğerini, Babi kılıcını fırlatarak durdurdu. Çelik, adamın omzuna saplanıp onu bir kâğıt gibi duvara mıhladı. O sırada Marvek, bir masanın üstüne sıçrayıp her iki elinden buz hançerleri yağdırdı. İki haydut daha donmuş birer heykel gibi yere çöktü.

Kalan haydutlar, kapıdaki sürgüleri elleri titreyerek açıp arkalarına bile bakmadan gecenin karanlığına kaçtılar. Taverna bir anda derin, kanlı bir sessizliğe gömüldü. Sadece köşedeki ozanın titrek sesi duyuluyordu:

“Kılıçlar konuştu, Varkennor yeniden doğdu… Kan aktı, taç yerini buldu.”

Babi, duvara mıhlanmış ve hâlâ inlemekte olan hayduta yaklaştı. Yüzünde ne öfke vardı ne de merhamet.

Prens Babi (fısıltıyla): “Karar senden çıkmıştı; mücevherler değil, kan dedin. Gerisini ben hallederim.”

Hançerini çekip tek bir darbeyle işi bitirdi. Kılıcını cesedin üzerinden çekip sildi ve kınına yerleştirdi.

Barmen, o devasa cüssesiyle tezgâhın arkasından çıkıp gür sesiyle haykırdı:

Barmen: “Varkennor majestelerine selam olsun! Bu halk sizinle gurur duyuyor!”

O an tavernadaki sessizlik parçalandı. Masaların altına gizlenen halk, birer birer ayağa kalkıp ellerini havaya kaldırdı. Korku, bir anda kolektif bir öfkeye ve sadakate dönüştü.

“VARKENNOR! VARKENNOR! VARKENNOR!”

Ses, taş duvarları titretiyordu. Serenya yavaşça ayağa kalktı, kalkan büyüsünün sönen ışıkları pelerininin üzerinde son izlerini bırakırken kadehini havaya kaldırdı.

Prenses Serenya: “Her şey Varkennor için! Bu kadehi hanemizin şerefine kaldırıyorum!”Dört kardeş kadehlerini tokuştururken, dışarıda yağmur dinmiş, rüzgâr kırık camlardan içeri uğuldamaya başlamıştı. O gece Çift Ejderha Tavernası’nda içilen şarap, yaklaşan büyük savaşın ilk yeminiydi.









SAHNE 6: KUZEYİN AYI

VARKENNOR SARAYI / KUZEY KAPISI – GECE


Ay tepede asılıydı; ışığı sarayın kuzey surlarını gümüş gibi parlatıyordu. Kale sessizdi. Yalnızca devriye gezen birkaç muhafızın miğferi, ayın solgun ışığında parlıyordu. Farex çoktan içeri sızmıştı. Üzerinde zırhı vardı ancak üstüne koyu renk bir pelerin geçirmişti; ay ışığına karışsa bile fark edilmemek için her ayrıntıyı hesaplamıştı. Beraberindekilerin her biri soğukkanlı, sessiz ve ölüm için yetiştirilmiş askerlerdi.

Kapı önündeki iki muhafız yaklaşan ağır adımları duyunca sadece başlarını çevirdi; karanlıktan çıkan askerleri kendi nöbet arkadaşları sandılar. İçlerinden biri gülümseyerek konuştu: “Gece uzun olacak, ha?”

Sözünü bitiremeden, dost sandığı bir el mızrağının üzerine bastı ve omzuna dokundu. O temasın ardından sessizlik hüküm sürdü. Bir nefes, ardından keskin bir bıçak sesi duyuldu. İki muhafız bir anda yere yığıldı; başları taş zeminde yuvarlanırken, kan gölgesi ay ışığında parladı. Farex, yerdeki muhafızın gövdesi üzerinden sarkan anahtarı aldı ve sarayın kuzey kapısına yöneldi. Demir halkayı çevirdiğinde kısa bir tıkırtı duyuldu, ardından kilit ağır ağır döndü.

Kuzey kapısı aralandı. Farex önden yürüdü; askerleri arkasından sessizce ilerledi. Birlik, gecenin gölgesi gibi sarayın avlusuna yayıldı. Karanlığın içinde süzülerek ilerlediler; gölgelerin arasından çıkan her asker, muhafızları sessizce birer birer indirdi. Hiç bağırış yoktu. Yalnızca boğulan nefesler ve metalin taşla fısıldaşan sesi duyuluyordu.

Tam o anda uzaktan kısa bir ışık parladı. Farex başını kaldırdı; bu, beklediği işaretti. Fadella görevi tamamlamıştı. Kralın odası önündeki muhafızlar, içkilerine karıştırılan zehirle sessizce yere yığılmıştı. Aynı anda, sarayın ön kapısının önündeki nöbetçiler de ölmüştü. Kapı,

Fadella’nın emriyle aralık bırakılmıştı; sanki saray kendi isteğiyle teslim olmuş gibiydi. Farex’in yüzünde alaycı bir ifade belirdi. Kısık bir sesle fısıldadı: “Zamanı geldi.”

On iki seçkin suikastçı, avlunun gölgelerinden kayarcasına ayrıldı ve kraliçe Fadella’nın kendilerine aralık bıraktığı kapıya doğru ilerledi. Adımları, gecenin uğultusu tarafından bile yutuluyordu. Kapının önünde, kaskları yan yatmış, gözleri ay ışığında donuklaşmış ölü muhafızlar yatıyordu. Soğuk bedenleri taş zemini kirletiyor, ihanetin ilk meyvesini gösteriyorlardı. Birlik, sessizce içeri sızdı. İç koridorlar, kuzeyin gölgesiyle kaplandı. Kuzeyin gölgesi, artık Varkennor’un taş kalbine işlemişti.



6/1 Varkennor Tavernası – Aynı Gece

Sarayın güneyinde, halkın uğrak yeri olan Çift Ejderha Tavernası, gecenin içini yırtarcasına gürlüyordu. Şehirde konuşulan tek şey, Varkennor kardeşlerin zaferiydi. Kupa sesleri çınlıyor, masalar devriliyor, Lyria gülüyor, Babi barmenle iddiaya tutuşuyordu. Marvek, bir masanın üstünde halkla birlikte “Kuzeyin çocukları!” diye bağırıyordu. Serenya bile o an gülmüştü — ender bir huzur, kısa bir unutuş.

Ama taverna sadece kahkaha değil, taşkınlıktı da. Bir köşede sarhoş bir çift masanın altına saklanmış, kendi zaferini başka biçimde kutluyordu. Arka odalarda müzikle karışan fısıltılar, duvarlara vurdukça daha da boğuklaşıyordu. Kupa seslerine karışan iniltiler, zaferin ne kadar çabuk kirlendiğini hatırlatıyordu. Babi kadehini kaldırdı, “Varkennor için!” diye bağırdı. O an, sarayın kuzey kapısında kan akarken, taverna hâlâ zaferin sıcaklığında yanıyordu.

Dışarıdan kısa bir çığlık yükseldi. Ancak taverna öylesine gürültülüydü ki, kimsenin kulağına ulaşmadı. Yalnızca Serenya duydu. Gülüşü kesildi. İkinci bir çığlık patladı; bu kez çok daha yakın ve keskindi. Serenya hızla elini kaldırdı. “Susun!” diye haykırdı; fakat hiç kimse duymadı. Gürültü ve kahkahalar onu hemen yuttu.

Serenya’nın sabrı taşmıştı. Avuçlarını açtı; parmaklarının arasında beyaz bir ışık fırlattı. Tavernanın içinde bir hava dalgası patladı; masalar titredi, bardaklar çatladı, mum alevleri bir anda söndü. Derin bir uğultu yükseldi, sonra her şey sustu. Serenya’nın gözleri parıldıyordu; tüm tavernayı sarsan bir sesle haykırdı: “ARTIK BENİ DUYUYORSUNUZ!”

Tam o anda dışarıdan üçüncü bir çığlık yükseldi; bu kez taverna kapısının hemen ardındaydı. Serenya kapıya yakın duran adama “Git, dışarıda ne oluyor bak,” dedi. Adam kapıyı araladığında içeri kan kokusu doldu. “Tanrım…” diye fısıldadı adam, “Dışarıda… Kuzeyden gelenler… Adamlarımızı biçiyor. Her yer kan… Sokak ceset dolu.”

Serenya kapıyı yalnızca bir karış araladı. Soğuk hava içeri süzüldü. Ay ışığı, dışarıdaki taş döşemelerin üzerinde kızıl bir parıltı yaratıyordu. Yüzleri maskeli, üzerlerinde ışığı yutan koyu zırhlar olan kuzey suikastçılarını gördü. Yürüdüklerinde hafif bir metal fısıltısı duyuluyordu. Bunlar sıradan askerler değildi; bu gece için yetiştirilmiş katillerdi.

Serenya kapıyı sertçe kapattı ve sürgüyü çekti. “Varkennor işgal altında!” diye haykırdı. “Silahlanın! Bu toprağı korumak isteyen herkes, eline ne bulduysa alsın!”

Babi, sırtındaki kılıcı çekti. Ucu sıradan bir çelik gibi değildi; çatallıydı. Ay ışığı o yırtıcı dişleri andıran çıkıntıların üzerinde titredi. Marvek, belindeki çift hançeri kavradı; buz büyüsü damarlarından akarken bıçaklar kırağıyla kaplandı. Lyria hançerini sıkıca kavradı, yüzünde savaşa aç bir ifade vardı.

Tavernadaki herkes aynı anda ayağa kalktı. Bir demirci çekicine sarıldı, bir fıçı ustası baltasını kaptı, bir kadın mutfaktan bıçak aldı. Serenya yumruğunu havaya kaldırdı ve haykırdı: “HER ŞEY VARKENNOR İÇİN!”

Kalabalık öfke ve cesaretle patladı: “VARKENNOR! VARKENNOR! VARKENNOR!” Zemin, öfkenin ritmiyle gürledi. Serenya elini tekrar kapıya koydu, sesi fırtına gibi yükseldi:

Serenya: “ BU GECE VARKENNOR’UN ÖLMEDİĞİNİ GÖSTERECEĞİZ!”

Balta sapları avuçlarda gıcırdadı, kılıçlar havada ışıldadı. Tahta zemin titreyecek kadar herkes aynı anda ileri atıldı.


SAHNE 7: KRALLARIN VE HAİNLERİN SONU VARKENNOR SARAYI – KRALIN ODASI / SEHER VAKTİ

Farex, taş koridorda ilerlerken ayak sesleri bile sanki sarayın kadim duvarlarından korkuyordu. Arkasında on iki suikastçı; her biri gölgesinden bile sessiz, her adımları bir ölüm vaadiydi. Sarayın içi çoktan temizlenmişti; ölü muhafızların ağır kokusu kapı eşiklerinden sızıyor, sessizlik bir kefen gibi koridorlara çöküyordu.

Farex elini kaldırdı; on iki gölge aynı anda dondu. Önlerinde, kralın yatak odasının ağır kapısı yarı yarıya açıktı. Farex kapıyı iterek içeri süzüldüğünde meşale ışığı acı gerçeği ortaya çıkardı: Yatakta korkuyla büzülmüş kadınlar vardı, ancak kral yoktu. Kaçışın bu kadar taze olması, ihanetin çoktan sızdığını fısıldıyordu. Gözleri duvardaki aralığa kaydı; gizli geçit açıktı. Kral iz bırakmadan karanlığa karışmıştı.

Kadınlardan biri titreyerek fısıldadı: “Majesteleri… Gizli geçitten kaçtı, lütfen canımızı bağışlayın!”

Farex öfkeyle haykırdı: “Burayı derhal terk edin!”

Kadınlar odadan kaçarken Farex’in içine soğuk bir hançer saplandı. Kralın kaçışı bir son değil, arkasında aşılmaz bir engel bıraktığının işaretiydi. Tam o anda arkalarındaki kapı devasa bir gürültüyle kapandı. Odayı karanlık bir nefes doldurdu; metalin taşa sürtünme sesi duvar boyunca yankılandı.

Karanlığın içinden bir gölge süzüldü; büyüdü, netleşti ve ete kemiğe büründü.



7/1: Ölümün Yürüyen Temsilcisi

Rex’in her iki elinde de baltası vardı; ağızlarından taze kan damlıyordu. Zırhı parçalanmıştı, ama bu yıkım bile bir savaşçının gururu gibi duruyordu. O sadece bir komutan değildi; savaşı yaratan, doğuran ve yöneten adamın kendisiydi. Yüzlerce çatışmanın içinden yürümüş, binlerce kez ölümle göz göze gelmişti. Zırhındaki her kesik bir mezar taşıydı, baltalarındaki her leke bir savaşın hatırasıydı. Artık yalnızca bir cellat değil; ölümün bizzat kendisiydi.

Farex istemsizce geri çekildi. Rex’in varlığı odadaki havayı bile ağırlaştırmıştı. Farex, içindeki o çıplak korkuyu bastırmak için sesini gür çıkarmaya çalıştı; on iki suikastçıya güvenerek bir cesaret taklidi yaptı.

Farex (sesi titreyerek): “Sarayı ele geçirdik… Kral kaçtı, taht düştü! Ben… Ben yeni kralım artık! Ve sen, önümde diz çökeceksin!”

Rex bir adım attı; taş zemin bu ağırlık altında inledi. Sesi, bir meydanda duyulan son çan sesi kadar toktu.

Rex: “Yeni kral sen misin? Kral kaçtı diye kendini erkek mi sandın? Bu odada sayı seni kurtarmaz, Farex.

Arkasına saklandığın o on iki gölgenin hepsinden daha fazla savaş gördüm ben. Ölümle aynı masada yemek yedim.

Sen… ölmeyi bile bilmeyecek kadar küçük bir hainsin.”



7/2: On İkiye Karşı Tek Bir Dev

Rex (baltasını kaldırarak): “Hadi Farex. Yeni kral olduğunu kanıtla. İlk hamleyi sen yap!”

Farex’in sahte cesareti tek bir cümlede darmadağın oldu. Korkuyla geriledi ve çığlığı odayı yırttı: “Maldak suikastçıları! Saldırın!”

On iki suikastçı bir fırtına gibi ileri atıldı. Siyah pelerinler havada savrulurken Rex yerinden kıpırdamadı. İlk suikastçı üzerine atladığında, Rex baltasını yukarıdan aşağı indirdi; adamın gövdesi bir kağıt gibi ikiye ayrıldı. İkincisi sol yanına daldı; Rex dönerken savurduğu baltayla adamın kolunu ve omzunu uçurdu.

Üçüncü, dördüncü ve beşinci aynı anda saldırdı. Rex zincirleri kopardı, üzerine gelenleri omuz darbesiyle duvara gömdü, hançer tutan bilekleri bir dal gibi kırdı. Baltasının geniş yayı havayı her yardığında, bir baş gövdeden ayrılıyor, bir göğüs kafesi parçalanıyordu.

Altıncı suikastçının hançeri Rex’in kaburgasını çizdi; kan süzüldü ama dev adamın adımı değişmedi. Yedinciyi arkasını görmeden, sadece sezgileriyle savurduğu baltasıyla deşti. Son beş kişi göz göze geldi ve bir umutla hep birden atıldılar. Rex’in kopardığı savaş çığlığı ölümün kendi sesiydi. Baltalar havayı yardı; kollar, bacaklar ve başlar bir kaos içinde zemine saçıldı. Sonuncu suikastçı kaçmaya çalışırken, Rex’in fırlattığı balta göğsüne saplanıp onu duvara mıhladı.



7/3: Hainin Hak Ettiği Ölüm

Rex kan revan içindeydi, kaburgası açılmıştı ama hâlâ ayaktaydı. Farex duvara dayanmış, tir tir titriyordu.

Farex (çatlak bir sesle): “Yaklaşma… Yaklaşma Rex! Ben kralım!”

Rex (küçümseyerek): “Farex… Bir haini baltalarımla öldürmeyeceğim. Onu bile hak etmiyorsun.”

Farex panikle kılıcını çekti ama Rex saldırıyı çıplak eliyle tuttu. Çeliği Farex’in elinden söküp bir kenara fırlattı. Ardından Farex’in sağ kolunu, sonra sol kolunu birer kuru dal gibi tersine büküp kırdı. Odayı kemiklerin çatırlaması ve Farex’in boğuk çığlıkları doldurdu. Rex, yere düşen hainin bacaklarını da aynı soğukkanlılıkla parçaladı.

Farex artık yerde sürünen, kan ve yaş içinde kıvranan bir gölgeydi. Rex, zırhlı çizmesini Farex’in kafasına indirdi. Tereddüt etmedi. Bastığı anda kemik direnemedi.

ÇAT!

Bir karpuzun patlaması gibi yankılanan sesle birlikte kafatası paramparça oldu. Kan ve kemik parçaları sarayın taşlarına saçıldı. Farex’in sesi o anda sonsuza dek sustu. Oda boğucu bir sessizliğe gömüldü.

Rex baltalarını aldı, omzuna astı. Kralın kaçtığı gizli geçidin panelini sert bir itişle kapattı. Ardında parçalanmış bedenler ve kana bulanmış taşlar bırakarak odadan çıktı.












SAHNE 8: VARKENNOR SARAYI ÇEVRESİ / SEHER VAKTİ

Seherin solgun ve soğuk rengi, Varkennor Sarayı’nın heybetli taş duvarlarına çarparak dağılıyordu. Gökyüzü yeni yeni ağarıyor; gece, yerini kanla karışmış puslu bir sise bırakarak yavaşça çekiliyordu.

Serenya kapıyı sonuna kadar ardına kadar açtığında, Çift Ejderha Taverna sanki kabına sığmayan bir orduyu sokağa kustu. Kadınlar, demirciler, öfkeli gençler, yaşlılar, fıçı ustaları ve bıçakçılar… Hepsi, yıllardır korkunun gölgesinde biriken nefretleriyle dışarı aktı. Çünkü bu kez yalnız değillerdi; yanlarında Varkennor’un gerçek varisleri, majesteleri vardı. Halk, ilk kez ruhlarında hissettikleri o mutlak güvenle liderlerinin arkasında saf tuttu.

Ancak avluya vardıklarında, her birinin bakışları buz kestiren bir detayda düğümlendi. Sarayın kuzey duvarı boyunca dizili olması gereken onlarca Varkennor muhafızı… Hepsi cansız birer gölge gibi yerdeydi.

Ne bir feryat yükselmişti ne de bir arbede izi vardı; sadece ölümün o sağır edici sessizliği hâkimdi. Bileklerinde ve boğazlarında ince, milimetrik kesikler parlıyordu. Düşmanı haykırmaya bile fırsat bulamadan, bir gölge gibi gelip canlarını almışlardı. Farex’in gölge askerleri; kesin, hızlı ve acımasız bir işçilik çıkarmıştı.

Serenya bir adım öne çıktı. Bambuya çarpan sert bir rüzgâr gibi keskin bir nefes aldı; göz kapakları yarı yarıya kapandı. “Bu sessizlik… bizden biri değil,” diye fısıldadı. “Bu sessizlik, ihanetin ta kendisi.” Ardından başını sarayın doğu kanadındaki kuleye çevirdi. Orada, Varkennor’un uyuyan ordusunu ayağa kaldırabilecek o devasa çan duruyordu. Çan suskundu… Çünkü Farex’in cellatları, o çanı çalabilecek ya da haber verecek her muhafızı sessizce infaz etmişti. Serenya derin bir nefes daha çekti ciğerlerine. Avuçlarını göğe doğru ağır ağır kaldırdı. Hava, onun etrafında fiziksel bir güçle bükülmeye başladı. Taşların üzerinde gözle görülmez, ağır bir basınç oluştu. Halk, Serenya’nın içinden yükselen o kadim güç dalgasını hissettikçe dehşetle geri çekildi. Serenya’nın sesi artık bir rüzgâr uğultusuna dönüşmüştü: “Varkennor… UYAN!” Bembeyaz, kör edici bir güç dalgası Serenya’nın ellerinden fırladı. Sanki bir ışık huzmesi değil de, bir dağın kalbinde bin yıldır hapsolmuş eski bir ruh serbest kalmış gibiydi. Dalga; avluyu yardı, saray duvarlarını aştı ve doğrudan kuleye çarptı. Ve dev çan, korkunç bir gürültüyle sarsıldı: BOOOOMMMM! BOOOOMMMM! BOOOOMMMM! 

Ses; bütün Varkennor’un damlarında yankılandı, dar sokaklara doldu, taverna çatılarından dönüp şehri uykusundan söküp aldı. Şehir, bir kabustan uyanırcasına sıçradı.

Saray koğuşlarında uyuyan Varkennor muhafızları, çanın o sarsıcı sesiyle irkilerek ayağa fırladı. Panik içinde zırhlarını kuşandılar, mızraklarını kaptılar ve kapılara atıldılar.

“ÇAN ÇALIYOR!” “SARAY TEHLİKEDE!” “UYANIN!”

Saray kapıları, bir anda içeriye ve dışarıya koşan yüzlerce askerin mahşeri kalabalığıyla doldu. Serenya’nın arkasındaki halk, bu çağrının yankısını duyunca daha da dikleşti, daha da cesurlaştı.

Şimdi; Varkennor halkı, saray muhafızları ve majesteleri tek bir yumruk, aynı cephe olmuştu.

Saray avlusunda çanın gürültüsü hâlâ taş duvarlardan sekiyordu. Serenya’nın çağrısıyla uyanan muhafızlar toplanmış; taverna halkı, Babi, Lyria ve Marvek siper almıştı. Ama Maldak’ın gölge kuvvetleri—Farex’in geride bıraktığı o karanlık lejyon—bir anda hepsinin üzerine kara bir bulut gibi çöktü.

Yüzlerce siyah zırhlı, sessiz ve uğursuz adımlarla yaklaştı. Oklar gerildi, hançerler çekildi, mızraklar aynı anda göğe kalktı. Sokaklar, bir anda ölümün buz gibi nefesiyle karardı.


Serenya bir adım daha öne çıktı. Bu kez ne bir kalkan çağırdı ne de elini kaldırıp halka siper oldu. Bu sefer… bambaşka, çok daha karanlık bir şeyi uyandırıyordu. Sanki içindeki eski bir varlık gerinerek uyanıyordu.

Nefes aldı. Taşların üzerinde ince bir titreme başladı. Kurumuş yapraklar yerden havalandı, etrafında bir hortum gibi dönmeye başladı. Avlunun köşesindeki ağır taş piramitler bile yerinden oynadı; sanki görünmeyen devasa ellerle itiliyormuş gibi sarsıldılar.

Serenya’nın damarları; bileklerinde, boynunda ve yüzünde bembeyaz bir parlaklıkla belirginleşti. Teninde, eski çağlardan kalma, rün benzeri semboller parlamaya başladı. Sanki birileri onun cildi üzerinden ışıkla yazı yazıyordu. Her sembol parladıkça hava biraz daha ağırlaştı, soluk almak imkansızlaştı.

Serenya gözlerini yumdu. Dudaklarından, ölmüş büyü ustalarının bile telaffuz etmekten korktuğu o eski Varkennor lisanında kelimeler döküldü:

“Lah’ven… draa’hil… Karanlığı geri sürün…”


Bu sözler avluda yankılandıkça zaman durma noktasına geldi. Gölge askerleri bir anlığına donup kaldı; neyle karşı karşıya olduklarını anlayamadılar. Serenya’nın saçları gücün basıncıyla havada dalgalanıyor, ayaklarının altındaki taşlar çatırdıyor, gökyüzündeki bulutlar bile bu güçten kaçarcasına çekiliyordu.

Sonra… Bir anda gözlerini açtı. Gözleri tamamen bembeyazdı; gözbebeği yoktu. Sanki içindeki o devasa ışığı dışarı salmak için ruhunu bir kapı gibi açmıştı. Serenya ileriye doğru ağır bir adım attı. Toprak, onun adımıyla birlikte derin yarıklar oluşturarak çatladı.

Avuçlarını ileri doğru ittiğinde, bir patlamadan hemen önceki o mutlak sessizlik yaşandı… Sonra o sessizlik, bin yıllık bir dağın çöküşüne benzeyen bir güçle yırtıldı. Serenya’nın içindeki o lanetli kudret dışarı fırladı.

Bu, sıradan bir ışık dalgası değildi. Bir fırtınaydı, bir çığ felaketiydi, bir ejderhanın son nefesiydi. Dalga, Maldak askerlerine çarptığı anda hepsi birer kağıt parçası gibi yukarı savruldu.


Kimisi duvarlara çarpıp taşları çatlattı. Kimisi sarayın yüksek çatılarına çarpıp cansız bir şekilde aşağı yuvarlandı. Bazıları iki sokak ötede bir evin duvarını patlatarak içeri girdi; kimisi havada döne döne, kemiklerinin kırılma sesleri eşliğinde yere çakıldı. Ağır darbeler alanların çoğu oracıkta can verdi, sağ kalanlar ise bu kadim güce karşı koyamayacak kadar sarsılmıştı.

Varkennor halkı bir anlık şokla donakaldı. Sonra; sağa sola uçan, duvarlara çakılan ve can havliyle sendeleyen askerlerin üzerine bir sel gibi aktılar. Demirci, hâlâ ayağa kalkmaya çalışan bir askerin kafasını tek bir darbeyle ezdi. Fıçı ustası, kaçmaya yeltenen yaralı birini baltasıyla ikiye böldü. Bir kadın, göğsünden çektiği hançeri yerde kıvranan başka bir askerin boğazına saplayarak onu devirdi. Varkennor muhafızları da mızraklarıyla, bu dehşetten sağ kurtulup kaçmaya çalışan son birimleri tek tek temizledi.

Varkennor halkı ve muhafızları, Serenya’nın etrafında sessizce toplandı. Serenya dizlerinin üzerinde, nefesi kesik ve bitkin bir haldeydi. Cildindeki o eski harfler yavaşça sönüyor, damarlarındaki beyaz ışık tükenerek geri çekiliyordu. Sanki içindeki o devasa güç, onu adım adım terk ediyordu.

Babi öne çıktı. Kılıcının çatallı ucu hâlâ taze kan sızdırıyordu. Ablasının o perişan hâline baktı; kaşlarını öfkeyle değil, derin bir hayal kırıklığıyla çattı.

“Serenya… Bu gücü daha önce niye kullanmadın?” dedi sesi titreyerek. “Biz o tavernanın içinde ölesiye savaşırken… Her şey boşa mıydı yani?”

Marvek de yaklaştı; buz tutmuş hançerlerini kınına sokarken başını ağır ağır salladı. “Bir sırrın, bir büyün olduğunu biliyorduk ama… Bu derecede bir yıkımı hayal bile edemezdik.”

Lyria kollarını göğsünde kavuşturmuş, kardeşlerinden ziyade Serenya’nın bitkin nefes alışlarını inceliyordu. “Eğer bunu en başta kullansaydın, bu kadar insan yaralanmazdı.”

Serenya başını güçlükle kaldırdı. Dudakları titriyordu, sesi bir fısıltı kadar cılızdı ama avludaki herkes o kelimeleri zihnine kazıdı:

“Ben… O gücü siz yanımdayken kullanamazdım.”

Babi bir adım daha yaklaştı, yüzündeki o soruyu sormadan duramadı: “Neden?”

Serenya gözlerini kapadı, yutkundu; boğazındaki düğümü çözmeye çalıştı.

“O güç bende uyandığı sürece sadece düşmana değil… En yakınımdakilere de ölüm getiriyor. O küçücük alanda, taverna sokaklarında… Siz, halk, çocuklar, masumlar…” Zorlukla bir nefes daha aldı. “Ben o gücü orada serbest bıraksaydım… Hepiniz şu duvarlara çarpıp can verirdiniz.”




8/1 UZAKTA… GÖLGELERİN ARASINDA BİR BAKIŞ

Varkennor Sarayı’nın güney kulelerinin zirvesinde, karanlık bir siluet olan biteni en ince ayrıntısına kadar izliyordu. Hızlı, ince ve adeta gölgelerle bütünleşmiş bir figür: Draevor Varkennor.

Farex’in son askerlerinin duvarlara birer paçavra gibi çarpılışını izledi. Serenya’nın gücünün avluyu nasıl paramparça ettiğini gördü. Halkın ve muhafızların birleşip devleşmesine tanık oldu. Ve o an, gözleri dehşetle büyüdü.

“Farex… Aptal herif. Orduyu da… Planı da… Her şeyi eline yüzüne bulaştırdın.”

Draevor’un çenesindeki damar sinirden gerildi. Serenya’ya son bir kez daha baktı—o bembeyaz gözleri, o yıkıcı kudreti gördüğünde, yüzünde ilk kez saf korkuya benzeyen bir ifade belirdi.

“Karanlığın laneti üzerinde olsun, prenses…” diye fısıldadı kendi kendine. “Ama ben bu savaşı henüz kaybetmedim.”

Bir ıslık gibi havayı yırtan bir hızla, kulenin çatısından geriye doğru çekildi. Bir saniye içinde sokakların karanlığında kayboldu. Saray kapısının arkasında gizlediği atı, efendisinin kokusunu aldığı anda hırçınca kişnedi. Draevor, atın üzerine tek bir hamleyle sıçradı. Dizginleri sertçe çektiğinde hayvan şaha kalktı.

“Buradan hemen kurtulmam gerek… Dunkofn beni bekliyor.”

Arkasına bir kez bile bakmadan atını mahmuzladı. Serenya’nın gücünün yarattığı o toz bulutu hâlâ gökyüzünde ağır ağır dönüyordu. Draevor ise o toz bulutunun içinden bir ok gibi fırlayıp karanlık yollara daldı.

Atının nal sesleri sokaklarda yankılanıp uzaklaştıkça, geriye yalnızca tek bir mutlak gerçek kalıyordu: Maldak’ın karanlık ordusu imha edilmişti. Farex ölmüştü, Draevor kaçıyordu. Ve artık Varkennor’un uyanışını durdurabilecek hiçbir engel kalmamıştı.

Draevor çoktan kararını vermişti. Yeni planlar kurmak, intikamını almak ve daha büyük bir yıkım getirmek için Dunkofn Krallığı’na doğru doludizgin yol alıyordu.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page